Her şeyi kontrolü altına almayı bir takıntı haline getiren insanlık, gazını alamamış olacak ki kendisine de ket vurmuş ve bunu nesiller boyu sürecek zincirleme bir sisteme dökmüştür. Bu dizginleme, kimilerimizce düzen adına gerekli bir önlem olarak görülmüş, bazılarımızca ise tamamen gereksiz bir sınırlama olarak tanımlanmıştır. Gereklilik mevzusu yaşam koşullarına göre farklılık gösterdiği için tartışmalı bir konudur. Örneğin evinin yakınlarında vahşi hayvanların ömür sürdüğü bir ailenin çocuklarına hava karardıktan sonra dışarı çıkmasını yasaklaması hepimizce gerekli görülebilir. Fakat her türlü tehlikeden uzak bir bölgede yaşayan ailelerin çocuklarına böyle bir yasak dayatması fazlasıyla saçma olacaktır. Bu açıdan bakıldığında “kafeslenmenin” farklı durumlarda kabul edilebilir olduğunu görürüz. Ancak hepimiz biliyoruz ki koşullar asla sabit kalmaz. Vahşi hayvanlara yakın olan bölgede yaşayan ailenin daha güvenli bir yere taşınması ya da o alanın saldırgan hayvanlardan yalıtılması pek tabii muhtemeldir. Lakin sabitleşebilecek olan bir şey vardır ki, o da ileride söz konusu yasaklamaları gerektiren koşullar değiştiği takdirde bile çocuğun beyninde yer edinecek koşullamalardır.

Ağaca bağlanmış fil yavrusunun öyküsünü hatırlayalım. Yavru, kendisine bağlanan halatı koparmak için her ne kadar çabalasa da gücü yetmemiştir. Bir süre sonra didinmenin yararsız olduğuna kanaat getiren fil yavrusu içerisinde bulunduğu durumu kabullenmiş ve yıllar boyu bu şekilde yaşamıştır. Fil artık tonlarca ağırlığa ulaşmış olduğu halde o incecik halattan kurtulmayı aklından bile geçirmemiştir. Bağlı olduğu koşullar değişmişken beynindeki koşullamalar olduğu gibi kalmıştır.

Şimdi bu kısıtlamaların dayandırıldığı gerekçeleri geçip, doğurabileceği sonuçlara bakalım. Burada da yine basit bir örnekten yararlanacağım: Bir balon hayal edin. Şişkin bir balon. Ve küçük bir çocuğunun balon ile evire çevire oynadığını düşleyin. Bu balonun ömrü sizce ne kadar uzundur? Fazlasıyla şişmiş olduğu için yüzeyi gergin olduğundan, ufak bir kuvvetle uygulanan baskılar bile onu patlatmaya yetecektir. Peki ya patlamadan hemen önce balonun ağzını açıp dışarıya biraz hava vermesini sağlasaydık? O halde patlaması için gerekli olan baskının kuvveti de artacaktı.

Bu örneği kendi türümüze uyarlamak hiç de zor olmayacaktır. İnsanlığın yıllar boyu çeşitli ahlak öğretileri ve daha başka sınırlandırmalar ile kendini şişirdiğini biliyoruz. Böyleyken içerisine haddinden fazla üflenmiş bir balondan farkımız yok gibi görünüyor. Tıpkı örnekteki balon gibi, bizler de oldukça gergin durumdayız. Ve eğer düğümlerimizi açıp içimizi biraz boşaltmazsak, böbürlendiğimiz o şişkin halden eser kalmayabilir. Yani hayatın her alanında kendimizi sabit kurallar üzerinde yürümeye zorlayışımız hayatımızı zehir etmek şöyle dursun, sonunu bile getirebilir. Sınırlamalar çoğaldıkça, insanların gerginliği de artar. Bugün geri kalmış olarak tabir ettiğimiz ülkelerin geneli ağır koşullar altında yönetilmektedir ve yine suç oranlarının en yüksek olduğu bölgeler de bu ülkelerdir.

Buna karşın balon örneğinde atladığım bir nokta var ki bunu da akıldan çıkarmamak gerekir: Balon diye adlandırılan o plastik nesnenin içerisine eğer üflemezseniz asla tam anlamıyla bir balon olmayacaktır. Yani sınırlamalar bizler için eziyet olabileceği gibi denge sağlandığı takdirde yaşantımızı insan olarak sürdürmemizi sağlayan şey haline de gelebilir.

Kategori: Deneme

Bir Cevap Yazın