İçeriğe geç

Boş Adam Öyküleri #10

Sıvılaşmış beyinler Boş Adam’ı erittiklerinden emin olduklarında Sincan’dan çekildiler. Boş Adam’dan geriye kalan yalnızca defteri ve kalemiydi. Onlar da Sincan halkının ayakları altında dövülüyordu. O sivri uçlu kunduralar üzerinden geçtikçe can çekişiyorlardı sanki. Canlı gibiydiler. Ya da içlerinde bir canlıyı barındırıyor gibi. Yüz yirmi kiloluk bir tırcı yanları patlamış ayakkabısıyla birlikte üzerlerinde gölge ettiğinde Boş Adam daha fazla gizlenemeyeceğini anladı ve açığa çıktı. Çıkmadan önce, yiyeceği darbeleri hesap ederek ellerini siper etmeyi planlamıştı. Planını da aynen uyguladı. Kuyruğunu kıstırmış bekliyordu. Saniyeler geçiyordu fakat kafasına halen bir fiske dahi yememişti. Bir gözünü yavaşça aralayarak etrafı izledi. İnsanlar hiçbir şey olmamış gibi işlerine devam ediyorlardı. Bir kişi bile Boş Adam’ın olduğu yere kafasını çevirip bakmıyordu. Boş Adam lanetlendiğini düşünmeye başladı. Görünmez falan değildi, bunu yürümeyi daha yeni öğrendiği anlaşılan otuzlu yaşlardaki insanların kendisine çarparak geçip gitmesinden anlıyordu. Somut bir şekilde dikiliyordu orada, varlığı tartışılamazdı. Başka bir şey vardı işin içinde, daha az mistik. Galiba siklenmiyordu. Bu da bir çeşit lanetti aslında. Ama daha gerçekçi olanından. Bu laneti iyi bilirim. Nice yiğitler yakmıştır. Pek yiğit olmasa da şimdi de birini yakıyordu işte.

Peki Boş Adam alev alır mıydı? Alemler gezgini, çığırtılar ve hışırtılar sultanı, Lüzumlu ahfadı. Bunca meziyete sahipken nasıl alev alırdı? Bal gibi de alırdı. Öncelikle içinde bir yanma hissetti. Sabahleyin tek yudumda içtiği çaydan olduğunu düşündü, önemsemedi. Azıcık sonraysa komple yanmaya başladı. Şimdi Sincan insanının dikkatini çekebiliyordu. Herkes yanık kokusunun geldiği yana çevirdi kafasını. Fakat ateş falan göremiyorlardı. Daha tam yanmamıştı besbelli. Ama böyle kızışmaya devam ederse tutuşacaktı. Biraz olsun dikkat çekebilmiş olması ateşini düşürmüştü. Ama ya tekrar siklenmediğinde ne olacaktı? Salak değildi, çabuk kavrıyordu. Dışarıda kalmanın zararına olduğunu anladı ve hemen eve gitmeye karar verdi. Koşmak ona hiç yakışmıyordu. Kollarını düz bir şekilde yana sarkıtarak dizlerini kırmadan koşuşuyla penguenleri andırıyordu. Ama kim umursuyordu ki?

Kendisi bile umursamıyordu kendini. Öylesine önemsizdi artık. Daha aylar öncesinde koca bir halka önderlik ederken şimdi kaçacak delik arıyordu. Kıymetini bilmemişler miydi? Hiç de bile. Milyonlarcası ardından gelmeye hazırdı. Ama o nereye gideceğini bilmiyordu. Bunca insanı peşine takıp deli dana gibi dolaşamazdı. Kendininki bile ağır gelirken bir de onların sorumluluğunu yüklenmeyi gözü kesmemişti. En başında neden üstlenmişti ki önderliği? Dolu Adam’ı ya da Necmi’yi düşman edinmeye gerek var mıydı hiç? Götü kaşınmıştı herhalde. Olsun, güzelce bir kaşımışlardı zaten. Çıkıp da nefer seçmeleri düzenleyecek göt kalmamıştı artık. Sahi, geride bıraktığı bir yığın Lüzumsuz’a ne olmuştu? Bir bok olmamıştı. Peşine takılacakları yeni bir çoban bulmak onları zorlamazdı. Zorlanmadıkları şeyleri yapmakta usta olduklarını bilirsiniz. Cidden de bir baş bulmuşlardı. Hem de ne baş. Yavşak Necmi yalnızca Dolu Adam’ın faziletlerine konmakla kalmamış, bir de Boş Adam’ın ordusuna çöreklenmişti. O muazzam Lüzumsuz ordusunu Necmi’nin elindeyken bir düşünün. Tozu dumana katarlar değil mi? Değil. Sincan’ın lüks belediye çardaklarını doldurmak ve çekirdek çitlemek ile meşguller kendileri. Boş Adam’ın geri döndüğünü çığırsa biri, “Hoş gelmiş sefa gelmiş de, o kimdi ya?” diyecek kadar kayıtsızlaşmışlardı. Yavşak Necmi koca Sincan’ı meyhaneye çevirmiş, herkesin kafası bir dumanlı olmuştu.

Necmi eskisi gibi değildi. Bu siz, ben ve tüm Sincan tarafından bilinmekte. Yeni forsu ile epey bir karizma yapmış ve Sincan’ın nimetlerini etrafında toplamıştı. Bir yanında ince parmaklarıyla ağzına bonzai tıkan huriler, öteki yanında ise kollarının günlük jilet bakımını yapan gılmanları vardı. Herkes halinden binlerce kez memnundu. Lale Devri halt etmişti anlayacağınız. Ama öykü bu ya, illa bir bokluk çıkacaktı. Boş Adam, Vatan Parkı’ndan sinsice geçmeye çalışırken kendini tutamamış ve coşkun alevler içinde kalmıştı. Necmi, Boş Adam’ın kor gözlerine kenetlenmişti.

“Sıçtık.” dedi Boş Adam, lanetin kendisine bahşettiği güçten habersizce. Necmi’nin üzerindeki ciddiyeti sezen Lüzumsuzlar az önceki şenlik havasından çıkmıştı. Sessizce dikiliyorlardı. Necmi ağzına uzatılan bonzaiyi elinin tersiyle itti ve ayağa kalktı. Yavaşça Boş Adam’a yaklaşıyordu. Boş Adam ne yapacağını bilemediğinden dolayı onun adımlarını saymakla oyalanıyordu. Yirmi, yirmi bir. yirmi iki. Tam yirmi iki adım saymıştı. Necmi şimdi tam karşısındaydı. Ateşinin kuvveti Necmi’ye pek dokunmuyor gibiydi. Birden bire Boş Adam’ın boynuna sarılıverdi.

“Seni ne kadar özlediğimi bir bilsen kardeşim.”

Yavan bir kucaklaşmaydı bu ve pek kısa sürmüştü. Necmi kendini geri çektiğinde sıcaktan pişmiş derisi de iyileşmeye başlamıştı.

“Nerelerdeydin ha?”

“Burada.”

“Ne zamandır yoktun kardeşim, göremedik seni.”

“Evdeydim.”

“Neyse. Şimdi buradasın işte, tam karşımda.”

Yine ateşi umursamadan kolunu omzuna attı ve kendi çardağına kadar Boş Adam’a eşlik etti. Lüzumsuzlar da Boş Adam kadar şaşkındı. Daha önce ikisini bir arada görmemişlerdi. Bu samimiyet nereden geliyordu? Fakat Necmi’nin buyruğuyla herkes eğlenceye kaldığı yerden devam etti ve olanları sorgulamayı kesti. Bu alev topuna hepsi yakından ilgi gösteriyordu. Sincan’ın eşofmanlı aşüfteleri bile etrafına toplanmış kur yapıyordu. Yalnız bir sorun vardı: Gördüğü ilgiye rağmen Boş Adam’ın ateşi hala sönmemişti.

Bilirsiniz işte…

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: