İçeriğe geç

Ağzımda Düğümlenenler

Zihnimdekilerin açığa çıkmış hali şeytan diye bilinen şeye denk düşüyor. Öyle sıradışı düşüncelere sahip olduğumdan değil, etraf bağnaz kaynadığından. Son yıllarda sanki inatla şeytanlaşmaya ve topluma zıt düşmeye çalışıyormuşum gibi görünüyor. Ama öyle değil; amellerimde hiçbir niyet taşımıyorum. Hoşgörüden uzak olunduğu -ve de hoşgörü hak etmediğim- için bunları her zaman paylaşamıyorum. Özellikle hassas konularda. Bunlar konuşulurken genellikle susmayı tercih ediyor ve duyduklarımı hazmetmeye çalışıyorum. (çok fena mide bozuyorlar) Fakat bu suskunluğun bana zarar verdiğini anladım. Yalnızca bana değil, hassasiyetlere karşı duyar gösteren herkese zarar veriyor. Elbette ki sosyal yaşantıda böyle olması gerekir, yani insanlar birbirlerinin hassasiyetlerine saygı göstermeli. Ama hassasiyeti bozan taraf şeytanlardan ziyade, bu tür konuları ulu orta yerde ağzına alanlardır. Bazıları hiç çekinmeksizin bağıra bağıra konuşuyorken, saygı göstermesi gerektiğini bilen insanların içinde kıyametler kopuyor. Cevaplamaktan kaçtıkları için de çoğu şey akıllarında soru işareti olarak kalmayı sürdürüyor.

Bilinmezler çoğu insan için güzel şeylerdir ve keyiflerince doldurmaya da bayılırlar. Ama bazıları için eziyettir. Benim için de öyle; ve kendimi susmaya zorladıkça şiddeti artıyor. Bugün ağzımı açmaya karar verdim. Hiçbirnizin hassasiyetini dikkate almadan ve hiçbir şekilde hoşgörü talebinde bulunmadan. Bahsedeceklerim herkesi ilgilendiren klişe konulardır. Zaten öyle olmasaydı sessiz kalmam gerekmezdi. Her neyse, ağzımda düğümlenenlerin dökümü aşağıdadır.

Tanrı meselesi: İmkan eksikliğinden kaynaklı olarak herkesin baş bilinmezi. Tanrının inkarı ya da umursanmaması yeni veya özel bir şey değil. Fakat benim için en büyük soru işaretlerinden biridir. (her ne kadar görmezden gelsem de) Aslında sorularıma cevap bulsam bile sonucu ne olursa olsun umursamayacağım bir konu. Yani Tanrı’nın varlığı ya da yokluğuyla ilgilenmiyorum. Bunun da net olarak cevaplanamayacağını düşündüğüm halde kendim için geçerli tek bir cümleye sığınıyorum: Hiç Tanrı tanımıyorum.

Devlet meselesi: Bence bu konu inançtan daha fazla hassasiyet taşıyor. Çünkü potansiyel olarak hepimiz devletin “mallarıyız” ve sahibimizi inkar edersek bu topraklardan kış kışlanırız. Peki ya bu toprakların gerçek sahibi kimdir? Tanımadığım Tanrılar ya da Rockefeller ailesi mi? Hayır, bizzat dünyanın kendisi. Biz üzerinde bulunan sümsükler yalnızca onu sömürmekle meşgulüz. Kendimize kral, padişah ya da cumhurbaşkanı gibi adlar taksak da özümüzde bir tür parazitiz. Devletin varlığı veya yokluğuyla da ilgilenmiyorum. Devletler kurmadan önce de zaten bir yaşantımız vardı. Tek umursadığım nokta, devlete bağlı yaşamaya bu kadar alışmışken yokluğunda ne bok yiyeceğimiz.

Askerlik meselesi: Askeriyenin hizmet ettiği amaçları hiçbir zaman geçerli bulamam. Çünkü bizim bildiğimizden başka amaçları olduğunu düşünürüm. Ve de bunu gönlümüzü çalarak örttüğünü. Aslında fazla ayran gönüllü olarak kendi kendimize ediyoruz kötülüğü. Düşünsenize, ebesinin amındaki bir yerin ülke topraklarına katılması sizin hayatınızda neyi, ne ölçüde değiştirir? Çıkıp bir hava alamayacağınız kadar uzakta. Ayrıca memlekette hava mı kalmadı? Yoksa o kadar çok düzüştük de sığmaz mı olduk sınırlara? Yoksa kıçımız mı kaşındı? Sabahları aynı Allah’ın cezası saatte kalkıp aynı Allah’ın cezası işe gitmekten ve aynı Allah’ın cezası eve geri dönmekten çok mu bıktık? Peki topraklarımızın genişlemesi neyi değiştirecek? Ben söyleyeyim, devlet babayı doyurmak için daha fazla çalışmamız gerekecek. Artık doyar mı doymaz mı bilmem.

Buraya kadarı fetihçi kısmıydı, bir de bu işin müdafaası var. Adı üstünde, müdafaa. Kulağınıza masum geliyordur dolayısıyla. Bir de şöyle düşünün bakalım: Kaşıkçı Elması’nı çalıyorsunuz ve başkalarının onu sizden almasını önlemek için müdafaa ediyorsunuz. Ne kadar da masum görünüyorsunuz şimdi gözüme. Günümüzde pek az topluluk geçmişte oluştuğu anki coğrafyada yaşamakta. Yani çoğu halkın yeri defalarca kez kaydı. Ve götü yemediği sürece de kimse buna karşı koyamadı. Örneğin biz. Anadolu’yu savunurken şöyle deriz: “Biz bu topraklar için can verdik. Nasıl olur da bırakıp gideriz?” (Sanki onlar vermemiş ya da hazırda gidecek başka yerleri varmış gibi). Bin yıllar önce yaşadığımız yerler için can vermemiş miydik? Basbayağı da vermiştik. Ama o zaman karşımızda ağır abi vardı. Şimdiki bok böcükle oynayışımıza destanlar yazarız ya, o zamanlar ejderhalarla aşık atardık. Atabilmiş miyiz peki? Vallahi atamamışız. Yükümüzü elimize verip yollamışlar diyardan. Giderken şöyle güzelce bir sövmüşüz ama, bizim de elimiz armut toplamıyor sonuçta.

“Ee, sonra ne olmuş?” “Sonra gücümüzün yettiğini sikip atmışız evladım.” “Burası en sevdiğim kısmı dedeceğim, bir daha anlat ne olur.” “Sikip atmışız.” Bu hikayeyi de nesilden nesile aktarmışız. Ama son haliyle tabii. “Gücümüzün yettiği” ifadesi fazlasıyla gereksiz zira.

Bilirsiniz işte…

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: