Saygısız

Uzun süredir yoksulluk içinde çırpınıyordu. Elinde avucunda hiç saygı kalmamıştı. Biraz olsun saygılarının kalmış olabileceği ümidiyle eş dostun kapısına varıyor, karşılarında utançtan kızarmış yüzü ile dikiliyor ve iki lokma saygı dileniyordu. Yazık, yakınları da en az kendisi kadar yoksuldu. Bu çağın kıtlığından çevresi de kaçamamıştı. Hesap defterini çıkardı ve geçmişten kalan alacaklarına baktı. Listede neredeyse silinmek üzere olan birkaç ad vardı. Bir bir telefon numaralarını çeviriyor, ancak ya meşgule düşüyorlardı, ya da kıtlığı bahane ederek hiç saygı veremeyeceklerini söylüyorlardı. Bir an saygısızlıktan guruldayan karnını tuttu ve kendi haline, daha önce hiç kimseye acımadığı kadar acıdı. Eğer kursağından biraz olsun saygı geçmezse yakında açlıktan ölecekti. Lakin bu haldeyken daha ne yapabilirdi? Bütün kapıları gezmiş, eski tanışıkları aramış, hayasızca onlardan saygı sormuştu. Bir ihtimal saygısızlıktan ölmese bile, bu utançla yaşamak zulüm olurdu. İlk pes eden ayakları oldu. Olduğu yere yığılıp kaldı. Biraz sonra bedeninden ayrılıp göğe yükselişe geçti. Yükselişinin olanca yavaşlığı içerisinde dünyayı son kez seyretmeyi diledi. Yıllarca seyretmişti zaten ama böylesine bir açıdan bakmayı hiç tadamamıştı. İşte, dünyanın tüm sefaleti gözlerinin önündeydi. Cebinde beş saygısı kalmamış, açlık içinde boğuşan sefiller ve elinde kalan son saygıyı ölümüne saklayan birkaç kişi hayat mücadelesi verirken, yaşamak için saygıya ihtiyaç duymayan zübükler de normal yaşantısına devam ediyordu. Tüm bunları izlerken feleğin işleyişine sövüyor, bir yandan da kendisiyle aynı sonu paylaşacak olan zavallı saygısızların haline acıyordu. Yaşam savaşını zübükler kazanırken, saygıya karşı açlık duyan bünyeler ise bir deri bir kemik kalmış cılız bedenleriyle mağlubiyeti omuzluyordu.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir