Saf Dil

Çağımız fanatik milliyetçilerinin çokça olan arzularından birisi de “saf dildir”. Lakin bu isteğin gerçekleşmesi hem imkansız, hem de akıl dışıdır. Bu tür uçuk istekler tabii ki çağımıza özgün değildir. Tarih, bizleri geçmişteki milyonlarca ütopik istekle tanıştırmıştır. Tanrı olmak, dünya hakimi olmak veya ölümsüz(bilimin ulaşabileceği seviyeleri göz önünde bulundurduğumuzda bu isteğin imkansızlığı tartışılabilir) olmak gibi. Çağlar boyu farklılık gösteren bu isteklerin bir başka ortak özelliği de, kaygısızca isteniliyor olmaları. Konuya bağlı kalarak saf dil üzerinden örnek verecek olursam, ulusunun saf bir dil konuşmasını isteyen kişi, bunun nasıl olacağını, günümüzde insanların iç içe yaşadığı bir dünyada sözcük alışverişinin durdurulup durdurulamayacağını, daha da önemlisi zaten alınmış olan sözcüklerin atılıp atılamayacağını düşünmez. Yalnızca dildeki ölmüş, ya da çok küçük bir topluluk arasında kullanılmaya devam eden, anlamını çoktan unuttuğumuz ve bize neredeyse yabancı bir sözcükten daha garip gelen kelimeleri günlük hayatında kullanmaya çalışır. Tabii bu çaba öylesine büyük bir çelişki taşır ki, günün yarısında “saf” bir dille konuşurken, diğer yarısında “bozuk” olan dille konuşur. Başka uluslardan gelmiş birkaç sözcüğün yerine eskiden kendi dilinde bulunanı koyar, dildeki diğer yabancı sözleri ise gayet soğukkanlılıkla kullanmaya devam eder. “Kettle” sözcüğünü kullanan birisini uyarırken doğru olanın “su ısıtma aparatı” olduğunu söylediğinde, aparat sözcüğünün hangi dilden gelmiş olabileceği sorusunu hiçbir şekilde aklına getirmez. Gayesine ulaştığı hissine varmak için birkaç anlaşılması güç sözcük üretmesi ya da hortlatması yeterlidir. Demiyorum ki çorba olmuş bir dil kullanalım. Elbette aşırıya kaçan kültürler arası alışveriş sonucu dilin kendi özelliğini kaybetmesi mümkündür. Fakat hiç alışveriş yapmadığınızda, gününüzü yalnızca 200 sözcük* ile idame ettirmek zorunda kalırsınız, ki bu da düşüncelerinizi aktarmak ya da anlatmak için yeterli bir hazne değildir. (ha derdimi anlatacak kadar bileyim yeter diyorsanız orası başka) Bunu vücudun besin ihtiyacına benzetebiliriz: Sabahları 1 yumurta yiyen birisi haliyle doymayacaktır. Öte yandan 10 yumurta yemesi de sağlığına zarar verecektir. Böylesi bir ikilemde çıkar yol ikisinin arasını bulmaktır.(5 yumurta değil tabii halen çok fazla, belki 3) Beyin de aynı bu şekilde kendini anlatabilmek adına sözcüklere ihtiyaç duyar. Beyninize 1 sözcük verdiğinizde, 1 sözcük kotasına uygun bir “düşünce” aktarır.(hebele hübele demek için bile 2 sözcük gerekiyorken…) 1 sözcükle yetinmeyip 10 sözcük verdiğinizde ise, ortaya bir düşünce ahengi çıkacaktır belki, ancak bu düşünceyi anlamak da hem bir o kadar zorlaşacak, hem de kimliği olmayan bir dille söylenmiş olacaktır. Baktınız ki ikisi de işlemiyor, o zaman 5 sözcük vereyim dediniz. Bu kez beyniniz bir düşünceyi rahatlıkla anlatabildiği gibi, kimliğini korumaya da devam edecektir. Dilin kimliği bozulmadığı sürece içerisinde barındırdığı azınlık seviyesindeki yabancı sözcüklerin bir zararı olmayacaktır. Bir başka senaryo ise yabancı kelimelerin yerine eski sözcüklerin kullanılmaya çalışılmasıdır. Bu uğraşı da diğeri kadar vasat ve sonuçsuzdur. Dil, toplum tarafından oluşturulmuştur ve seyrini belirleyecek olan da yine odur. Milletine gönül vermiş birkaç kişinin çıkıp da atalarının kullandığı ölü sözcükleri kullanması, onları tekrar diriltmeye yetmez. Şöyle bir baktığımızda, bu kişilerin çevrelerinden ötesi ile etkileşim kuramayacağını, kurduklarına bile bu sözcüğü kabullendiremeyecekleri kolayca görülür. Dünya barışından bahsedildiğinde ütopik olduğu gerekçesiyle(ki öyle) söyleyeni başından savan, belki de taşlayan kişiler, yine kendileri ütopik rüyalara kapılarak çokça düşmüş oldukları çelişkiyi tekrarlamaktadırlar.

*Bir dilin kendisine ait olan söz varlığı elbette ki 200’den çok daha fazladır. Ancak bunların gün içerisindeki kullanılma sıklığı çok seyrek olduğundan dili konuşan kişilerin bile pek azı bilmektedir. Buradan şöyle bir sonuç çıkarılabilir: “Madem o kadar çok sözcük var, o halde yabancı olanların yerine onlar kullanılsın.” Ne yazık ki işler böyle yürümemekte. Halk, sürdürdüğü yaşam boyunca birçok şeyden etkilenir ve buna göre yolunda ilerler. Yani dün betik dediğimiz şeye bugün kitap dememizin çeşitli sebepleri vardır. Ve bu sebepler çoktan sizin yaşayışınıza yön vermişken, yoldan saparak geri dönmeyi dilemeniz bir şeyleri daha iyiye götürmeyecektir. Kitap dedik diye Türklüğümüzü mü unuttuk? Bugün bazı sorunlar yaşıyorsak bunlar betiğe kitap dedik diye değil, çok daha karmaşık ve ağır sonuçlar doğuracak etmenlerdendir. Batı, yoğurda “bacterial fermentation of milk” demekle çağ atlamayacağı gibi, “yoghurt” demekle de geri kalmamıştır.

 

Not: Bir yıl önce yazdığım “Esenlikler” yazısı okunduğunda, bu konuda benim de bir çelişkiye düştüğüm kanısı uyanabilir. Fakat benimki bir çelişki değil, geçiş dönemidir. Mensup olduğu ulustan gurur duyan çoğu genç başkalarından etkilenmeye daha uygun ve bir o kadar fanatik olur. Yani bağlılığı hiçbir düşünce taşımaz. Ancak bir defa bağlı olduğunuz insanların söylediklerinden dışarıya çıkma cüreti gösterdiğinizde, kendinizin de bir şeyler söyleyebiliyor olduğunuzu fark edersiniz. Notun özü: Bir yıl öncesine değin, her ne kadar birçoğu akla mantığa ters olsa da sorgusuz bir imanla bağlandığım o ulusumuza faydalı ve büyük yazarların sözlerini yalnızca dinlemekle yetinebiliyor ve ufak deneme yazılarına konu edinebiliyorken, artık kendimde de söz hakkı buluyorum. Belki söylediklerim dünyanın en saçma sözleri de olabilir. Yine de bunlar benim söylediklerim ve benim mantıklı bulduklarımdır.(zaman neler gösterir bilinmez tabii)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir