Okudum: Tehlikeli Oyunlar – Oğuz Atay

Oğuz Atay okurken kendinizi yorgun hissedebilirsiniz, fiziksel bir yorgunluk değil tabii ki. “Ruhsal  bir yorgunluk yav!” deyip sizin gönlünüzü kolay yoldan çalmayı da tercih edebilirdim ancak ruhani de değil. İçinizde ağırlık hissedersiniz sadece. Boş bir ağırlık.

Bir de kitabı bitirdiğinizde, öyle bir biter ki, okuduğunuza lanet edersiniz. “Acelen neydi lan!” gibi ezici özeleştiriler yaparsınız. Oğuz Atay, öldürdüğü her Hikmet’te sizi de götürür, belki de öldürür. Toplumu eleştirmez, bireyin yazarıdır Oğuz Atay. Öyle de tanınır zaten, “Bireyin yazarı”. İnsanın ikiyüzlülüğünü acımasızca vurur yüzünüze. İşte böyle iğrençsiniz, işte böyle yapmacıksınız, işte böyle sahtesiniz, işte böyle düşüncesizsiniz, işte böyle anlamsızsınız, işte böyle aptalsınız, işte böyle azgınsınız, işte böyle…

5683f38767b0a905ec63d93dKendi zamanında anlaşılmayan, dinlenilmeyen, hatta “deli” sıfatının içine dahi sığdırılmaya çalışılan Oğuz Atay, günümüzde ise ülkemizde yüzde 0.01’lik[1] kitap okuyan kitle tarafınca tanınmaktadır. (“0.01 mi?” Diyebilecekler olabilir. Evet 0.01! Gel gör ki herkesin Instagram hesabında mutlaka kitap ve kahve resmi vardır, hatta fotoğraflardaki kitabın büyük çoğunluğu –okunmamasına rağmen- Kürk Mantolu Madonna’dır!)

Kendi zamanında tanınmamasının birçok sosyal ve siyasal nedenleri olabilir, onları o dönemi birebir yaşamadığım için kesinlikle böyle olmuştur diyemem. Ancak ülkemizde iyi işlerin ödüllendirilmediği, tam aksine cezalandırıldığı da gerçektir. Bu yüzdendir ki Oğuz Atay’ın en büyük mirası olan “Yaşarken anlaşılmak!” maalesef yerine getirilememiştir.

(…)Beni hemen anlamalısın. Çünkü ben kitap değilim. Çünkü ben öldükten sonra, kimse beni okuyamaz. Yaşarken anlaşılmaya mecburum(…)[2]

Tamam, Oğuz Atay’ı yeterince övdüğümü düşünüyorum, şimdi gelelim sıkıcı teknik detaylara. Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay’ın ilk eseri olan Tutunamayanlar’dan iki sene sonra, yani 1973’te yayımlanmıştır. Toplam 479 sayfa olan kitap ise en kötü ihtimalle sizi 1-2 hafta götürür. Postmodernizmin Türk edebiyatındaki ilk örneği kabul ediliyor.[3] Postmodernizm ise düşle gerçeğin birbirine karıştırılması olarak özetlenebilir. Son olarak da kitap kapağında bulunan Oğuz Atay’ın fotoğrafını da Ara Güler çekmiş.

Gelelim kitabın ana karakteri olan HHH’ye, yani Ha-Ha Hikmet’e, yani Hikmet Benol’a. İsmindeki ironiyi fark edebilen çıkmıştır belki de. Hikmet asla ben-olamamıştır. Hikmet IV’e kadar 4 tane farklı Hikmet vardır ve hiçbir zaman tamamen biri olamamıştır. Hatta kendisinin bile reddettiği, sövdüğü Hikmet V dahi vardır. Örneklendirmek gerekirse “Hikmet V’ten bahsetmeye kimsenin hakkı yoktur. O alçak bir şehvet düşkünüdür, sapıktır.”[4].Hikmet Benol hayatın yetersizliğinden şikayetçidir fakat düzeltilebileceğini düşünmemektedir. Yani bir tutunamayandır.

Ve mutlaka bir dizi ya da Twitter’da özlü söz olarak gördüğünüz “Albayım!”, yani Hüsamettin Tambay. Oğuz Atay karakterleri seçerken isimleri özenle seçmiş anlaşılan. Tam-bay, Albayımız benim kafamda İngiliz beyefendisi olarak canlandı ancak İstanbul beyefendisi de denilebilir. Önemli olan karşıdakinin anlama meselesi işte, söylettirmeyin bana o klişeyi. Kitap boyunca Albayın ve diğer karakterlerin Hikmet’in kafasında canlandırdığı ya da düşünde yarattığı karakterler olarak düşünmedim değil. Bu sorunun da bir cevabı kitapta tabii ki yok, belki gözden kaçırdığım bir detay vardır, bu da bu yazının eksikliğini gösterir.atay-I

Sevgi ve Bilge. Yine özenle seçilmiş iki isim. Bilge, okumuşluğu, görmüş geçirmişliği, güzelliği(özellikle bacakları), başına buyrukluğu gibi bir çok özellikle okuyan kişiye daha bir cazip geliyor. Peki ya Sevgi? Sevgi’nin ismi “Anaç” olsa yadırgamazdım diyebilirim, ya da soyadı… Sevgi Anaç falan? Sevgi büyüdüğü ortamından da olsa gerek, sessiz, sakin, cahil denilebilecek bir karaktertir. Ve Hikmet ikisi arasında git-gel yaşamaktadır. Yani ivme biraz daha Bilge’nin yanında, aslında sonlara doğru bi’ Sevgi aşkı çıkmıyor değil ama…

Yok yok kararsız kaldım. Ha şu detayı da atlamayalım, daha önce Hikmet, Sevgi ile evliyken, boşanmıştır. Olaylar da tam burada başlıyor. Aslında kitapta bir olay olduğundan değil de, neyse işte.

Daha fazla uzatmadan şunu da cevaplayayım: romanları ve beyninizin mıncıklanmasını, psikolojinizle oynanmasını seviyorsanız tavsiye ediyorum efenim. Şahsi fikrimi de merak edecek olursanız eğer… “Albayım”lı bir söz mü ekleseydik buralara be Hikmet? Sanki daha havalı olurduk ha?…
Kesinlikle okuyunuz.

tumblr_mr2ecdbFuh1rhwe6zo1_500

Kaynakça:

  • [1] http://www.sozgazetesi.org/index.php/kueltuer-sanat/2073-kitap-okuma-oran-tuerkiye-de-sadece-yuezde-0-01
  • [2] Atay, Oğuz. Tehlikeli Oyunlar. baskı. İstanbul: İletişim Yayınları 2010. s. 316.
  • [3] https://tr.wikipedia.org/wiki/Tehlikeli_Oyunlar_(roman)
  • [4] Atay, Oğuz. Tehlikeli Oyunlar. baskı. İstanbul: İletişim Yayınları 2010. s. 378.

2 Yorum

  1. Şahsen benim de kendimde seneler önce eksilttiğim, hata yaptığım ve geri dönmeye çalıştığım bir hobi ve kültür kaynağıdır kitaplar. Okuma oranının bu kadar az olduğunu görmek gerçekten çok üzücü. Çok açıklayıcı bir yazı olmuş, yazılarının devamını dilerim.

    Cevapla

    1. Teşekkürler güzel insan, umarım en kısa zamanda eski alışkanlığına kavuşursun.

      Cevapla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir