Dünya bir savaş alanıdır ve üzerinde bulunanlar, isteseler de istemeseler de bu savaşa tabidir. Kimi zaman savaşmaktan bıkıp gereksizliğinden yakınanlar olduğu gibi, bazenleri ise savaşın belli bir cephesindeki gerilimi garipseyenler olur. Değineceğim kesim de bunlardır.

Bu insanlar, savaşın içinde etkin bir rol üstlenmiş olabilirler. Ancak, kendi katıldıkları ateş hattı dışındaki savaşlara garipser bir tutum sergilerler. Yani: Savaşın haklı tarafı kendisidir, geri kalanlar ise hiçbir şey hak etmeyen mahluklardır.
Savaş herkesin hakkıdır ve içinde bulunduğumuz koşullarda herkesin katılması gereken bir eylemdir. Takdir edersiniz ki haklarımız çiçek toplayarak korunamaz. Bu yolda çeşitli savaşımlar vermemiz gerekir.(yani savaşın tek türü silahlı olan değildir) Öyle ki, savaş tek bir noktada dönmemekte, tüm doğallığıyla canlıları sarmaktadır. İnsanlar, verdikleri savaşta tamamen haklı olduklarını, karşılarındakilerin insanlığa sığmayan davranışlarda bulunduğunu iddia ederler. Fakat bu “insanlık dışı davranışları” vakti zamanında kendileri de yapmış bulunmaktadırlar. Zira her insan, biraz insan değildir. İçimizdeki hayatta kalma dürtüleri bizleri insanlığın dışına çıkmaya sürükler.(elbette hayatta kalmak insanlık dışı değildir fakat bu yolda insanlık dışı eylemler yapılabilir) Böylece kendimize düşmanlar edineceğimiz tavırlar sergileriz. Bu hareketlerin en başında başkasının bölgesine tecavüz etmek yatar. Zira dünyaya günümüzdeki halini vermiş olan yaşantılar bu şekilde başlamıştır. Ve yine en çok garipsenen, lakin bütün tarafların yapmaya devam ettiği hareket de budur: Başkalarının hali hazırda zaten yaşamakta olduğu bir bölgeye tecavüz etmek.

Biraz öz eleştiri yapalım ve kendimizi örnek verelim. Atalarımız en başında, engin dağların eteklerinde ömür sürerken, bir süre sonra bölgedeki kaynaklar yetersiz kalmıştır. Doğal olarak bir kaynak arayışına girmişler ve şu meşhur ipeklerin sahibi olan Çin topraklarına akın etmişlerdir. Bu hareket taraflı bir gözle bakıldığında haklı ya da haksız değeri taşıyan bir eylem olabilir. Ancak, “çıkıp gökyüzüne, seyrettiğimizde alemi” ortada garipsenecek bir şeyin olmadığını, yaşam mücadelesi veren canlıları ve her şeyin doğal bir seyirde gittiğini görürüz. Ve “inip yeryüzüne, yine seyrettiğimizde alemi”, pardon Anadolu’yu… Görürüz ki geçmişte istilacı bir siyaset izleyen Türkler, kendileri istilaya uğradıklarında bunu garipser ve yine haklı bir taraf arayışına gider. Dahası, bu “gariplik” karşısında apışıp kalarak, istilacılara karşılık vermekte kararsızlığa düşer. Daha da ileri giderek, kapılarını onlara açar, hatta kendi bünyesinde besler.(tıpkı günümüzdeki gibi)

Bu tür dünya olaylarına karşı garipser bakışımız, durumlar karşısında vermemiz gereken tepkileri frenler. Yaşananların olasılık dahilinde olduğu, yani meydana gelmesi imkansız şeyler olmadığı tüm vatandaşlar tarafından benimsenmelidir ki, dünyaya daha geniş bir açıdan bakıp tepkilerimizi zamanında verebilelim.

Kategori: Deneme

Bir Cevap Yazın