Yaşadığı dünyanın gidişatından memnun olmayan uçuk fikirli insanların(ben de dahil) genel olarak düşlediği en büyük klişe, dünyayı değiştirmektir. Haliyle insanlar kendilerini özel görmeyi severler. Ardına şöyle bir bakıp, “Onlar yapamamışsa ne var yani, ben onlar değilim ya. Ben, benim.” der. Bunu, onların bir tohumu olduğunu unutarak ve kendisinin gökten düştüğünü sanarak söyler. Dünya üzerinden, doğruluğuna emin olamayacağımız hesaplara göre 100 milyar civarı insan göçüp gitmiştir ve hiçbiri dünyayı, düşlediği yönde değiştirememiştir.(bu rakam, M.Ö. 50.000 yılı başlangıç alınarak hesaplandığı için nüfusun büyük çoğunluğunun dünyayı değiştirmek gibi bir niyet taşımadığını da unutmamak gerek) Evet, dünya birçok kez insanlar aracılığıyla değişime uğramıştır. Ancak bunlar bireyin etkisiyle değil, toplumun yaşayışıyla olan değişimlerdir. Tabii burada dünyayı değiştirmekten kastımın ne olduğunu da söylemem gerekiyor. Bahsettiğim değişim teknolojik ya da onun bir benzeri değil, dünya görüşü şeklindedir. (tam olarak “dünyayı değiştirmek” sayılabilmesi için herkesin görüşünün değişmesi gerekir, yani bölgesel değişimleri ayrı tutuyorum) Zaten çoğunlukla yakınılan durum da budur. Tarihte, kendi döneminde bilgisayar bulunmadığı için isyan eden ve hayatını dünyayı değiştirmeye adayan bir atamız olduğunu sanmıyorum. Dünya görüşü konusuna dönüş yapacak olursak; birey, diğer insanların da dünyayı kendi gördüğü biçimde görmesini ister ve en net görüntünün bu olduğuna kanaat eder. Oysa ki birbirinin tekrarı ya da zıttı; milyarlarca kafanın içinde, milyarlarca dünya görüşü barınmaktadır. Dünyayı görülesi kılan da zaten budur. Eserlerinde tek bir renk kullanan sanatçının yaptığı sergiye giden görücüler az olurken, renklerle bir ahenk oluşturan, tuvalinde onlarca farklı ton elde eden bir sanatçının sergisine gösterilen ilgi çok daha fazla olacaktır. Tuval dünya, yaşam da bizleriz. Ve her ne kadar aksi arzulansa da, her birimiz farklı renklerdeyiz. Renklerin görevi ise adı üstünde renklendirmektir. Boya kaplarımızda durarak, sırf diğerlerinden daha soluk olma kaygısıyla renklerimizi, yani düşüncelerimizi saklamamız, dünyanın mahrum kalacağı bir renk tonu demektir. Bunları söyleyerek pek insancıl ve hippi tarzı bir kişilik yansıtmış olabilirim belki, ancak söz ettiğim şey klasikleşmiş olan “Haydi herkes el ele.” “Yaşasın dünya barışı.” yahut daha başka ütopik zırvalar değil. Herkesin dışarı çıkıp parklarda neşe içinde “renk” saçması gerektiğini de söylemiyorum. Anlatmak istediğim şey, düşüncelerimizi saklamamamız, aksine, şayet onlara gönülden inanıyorsak gururla sergilememiz gerektiğidir. Düşünce denince akılda yararlısıyla, zararlısıyla birçok şey canlanıyor tabii. Burada zararlı olandan uzak durun gibi öğütler verecek değilim. (neyi ayırt edip etmeyeceğinizi eminim bana danışmak istemezsiniz) Ancak neye kulak verirseniz verin, neyi kendinize öğüt edinmek isterseniz isteyin, hatta dilerseniz bu söylediklerimi ciddiye bile almayın, yine de renginizden ve renklendirmekten korkmayın. Konuyu toparlayacak olursak, (ki oldukça fazla dağıldığının farkındayım) dünyayı değiştirmek maalesef ki bizlerin harcı değil. Bunu aşağılık duygusuyla değil, durumu değerlendirerek söylüyorum. Dünyada yaşayan tüm insanlara ulaşmak ayrı bir zorluk iken, ulaşıldığı takdirde bile onların düşüncelerine dokunmak apayrı bir zorluktur. Böyleyken bile, bu asla bizlerin denemesine engel olamadı. Birçok kez deneyen, yarı yolda yılan, belki bu inançla ölen bile oldu. Bir şeylerin peşinde koşturmak (hele de bir düşüncenin) elbette güzeldir. Fakat sonu gelmeyecek olan inançlarla yaşamımızı boşa harcamanın anlamı da yoktur.(en azından benim gözümde) Ve yine, diğerlerinin gördüklerini değiştiremiyoruz diye bakmaktan vazgeçmenin anlamı da yoktur. Demem o ki, yaşayan tüm insanların görüşlerini değiştirmeye çalışmak(ya da ortak bir paydada toplamaya çalışmak) zaman kaybıdır, bunun yanında düşünmekten vazgeçmek ise aptallıktır.

Kategori: Deneme

Bir Cevap Yazın