Ücra bir köşeye sinmiş, yediği haltın ardından suçluluk duygusu taşıyan küçük bir çocuk gibi kala kalmış ıssızda. Birilerinin onu bulunduğu yerden çekip kurtarmasını ve sıcak süt ile çikolatalı kurabiye vermesini bekliyor. Hem böylece o da büyüyüp topluma yararlı bir kişi olabilir. Lakin hayat… “Hepimiz için farklı planları vardır” değil mi? Soylu şehzadeler çöpten beslenmek zorunda kalırken, sayısız veled-i zina toplumun göz bebeği olmuş durumda. Bunlardan bazıları yersiz şişirmeler, kulluk ve daha başka bilindik şeyler… Yine de hepsine inat, evlat edinmek istedim bu çocuğu ve de hayırlı olmasını. Sonra düşündüm kendimce ve şöyle dedim: “Sen hazır değilsin buna.” Çok fazla sorumluluk yüklenmem gerekiyor ve yalnızım bu konuda. Böylece daha da katlanıyor yükümün ağırlığı, paylaşmam gerekiyor bir eş ile. Fakat çirkinim ben toplumca. Benim gibi çirkin birisi olsa keşke ve sırtlansak bu yükü birlikte. Ama olamazmış. Dediklerine göre ben alemin en çirkin yaratığıymışım ve bundandır ki kimsenin dengi değilmişim. Bazen düşünüyorum da, sanırım kendime bir eş yaratmalıyım. Güçlü mü güçlü, çirkin mi çirkin. Zira taşımalı benim yükümü ve sırıtmamalı yanımda. Tüm yükü ona yükleyerek öküzlük etmek istemezdim; fakat taşıyamıyorum işte, fazlasıyla cılız bu narin kollar. Birkaç defa denedim ise de buna rağmen, belim büküldü hemen. O gündür yük almıyorum. Kenara geçip başkalarını izlemek çok daha basit geliyor. Bazenleri onlara yardım etmek, bir el atmak gelmiyor değil içimden. Ancak halimi vuruyorlar yüzüme ve oturtuyorlar beni yerime yine. Tüm isteğim içime kaçıyor haliyle. Ben de onlar gibi semirmeli miyim yağlı yiyeceklerle? Yoksa kendime hafif yükler mi seçmeliyim? Birkaç kez yüklendim yemeğe, lakin kabullenmedi bunu içimdeki küçücük mide. Ben de yöneldim önümde duran hafif bilyeye. Emindim onu kaldırabileceğime. Sonra ne oldu dersiniz? Bilyenin sahibi varmış; patakladı ve fırlattı güçlü kollarıyla beni oradan uzaklara. Böylesi bir yeri ne görmüş ne de işitmiştim. İnanılmaz bir hafiflik vardı her şeyde. Geldiğim yerde 1 ton çeken kayalar, burada yapraklar gibi süzülüyordu. Büyük bir istekle atıldım ileri ve aldım avuçlarımın arasına onlardan birini. İşte; sonunda kaldırabiliyordum ben de, herhangi bir şeyi bu çelimsiz halimle. Sonradan fark ettim; lüzumsuzmuş meğer yük kaldırmaya, ihtiyaç duymak başka bir çift kola. O gün karar verdim. Pılımı pırtımı toplayıp buraya yerleşecektim. Bunun verdiği kıvançla gittim evime hoplaya zıplaya. Hazırladım bavulumu ıkına zorlana, zira cılızdım hala. Kapıyı açtım sonra, bavulumu da alıp evden çıkmak kalmıştı geriye. Aman a dostlar. Kolum kala kaldı bavulun sapında, birden asılışımla. Cılız mılız da olsa, bir çift kolum yoktu şimdi. Bire düşmüştü adedi. Oturdum olduğum yere, ağladım hayasızca. Kimden utanabilirdim ki artık, zaten gömülmüştüm çoktan yerin dibine. Geriye kalan tek kolumla, sildim göz yaşlarımı ve kalktım ayağa. Ardıma baktım; vedalaştım kolum ve bavulumla. Sonra yöneldim halen açık duran kapıya, karıştım çevredeki izbandutların arasına. Nasılda taşıyorlardı koca ağırlıkları, bana nispet yaparcasına. Eğdim başımı öne, ve gittim yine o kayaların uçabildiği yere. Benden başka kimse yoktu burada, herkes meşguldü bir şeyler taşımakla. Çömeldim bulduğum ilk ağacın altına. Önce bir sağıma baktım, kolum yerinde yoktu ve sızlattı bu yüreğimi. Sonra soluma baktım; gördüm bana kalan son şeyi. Ve yine en son, tam önüme baktım. İleri. Bir daha da çevirmedim kafamı. Seyre daldım önümde serili olanı. Artık ne yapabilirdim bundan gayrı?

Kategori: Öykü

Bir Cevap Yazın