Boş Adam Öyküleri #5

Uyanalı yaklaşık yarım saat oluyordu. Gözünü tavana dikmiş, derinlere dalmıştı. Dolu Adam’ın öldüğü haberi henüz kulağına ilişmemişti. Yakınlarda bir savaşa gireceğini sanıyor ve bu savaşı kazanamayacağını düşünüyordu. İçindeki kuruntular onu savaş şevkinden mahrum bırakmıştı. Gerçekten lüzumsuz kalmayı istiyor muydu? Ya her gün park köşelerinde çığırmayı? Artık ne boş olmak onu cezbediyordu, ne de dolu olmaya hevesi vardı. Sadece Adam olmak belki çok daha iyi olurdu. Bu defa annesinin kahvaltıya davetini öküzlük ile yanıtlamadı. Sessizce yanına gidip ona sarıldı. Annesi haliyle şaşırmıştı. Ne olmuştu buna birden bire? Rüyada olduğunu sanarak kendini çimdikledi. Sanrısı boşunaydı. Bas baya gerçekti işte. İçinden “Dünyanın sonu yakın.” diye geçirdi. Boş Adam, insanca kahvaltısını yaptı ve her zaman giydiği kıyafetleri giyerek dışarı çıktı. Cadde üzerindeki kalabalığın arasına karışıp yol boyu ilerlemeye başladı. Bu esnada fazlasıyla dalgındı. Karşıdan gelen birisiyle çarpışmasına ramak kalmıştı. Gelen Kadir’di. Kadir’in verdiği selamla irkildi. Tanımakta biraz güçlük çekse de, ilkokulda aynı sınıfta olduklarını çıkartabildi. Aradan geçen uzun yıllardan sonra bile konuşacak pek şeyleri yoktu. Zaten geçmişte de konuşmazlardı. O kısacık selamlaşmanın içerisinde, Kadir’in bir tornacıda işe başladığını öğrendi. Yani artık dolu idi.(en azından Sincan sınırları içerisinde) Haline bakıp üzülmemek elde değildi. Başı sürekli taşıdığı mahcubiyetten dolayı öne eğilmiş, yediği esnaf yemekleri ise bünyesinin ihtiyaçlarına yanıtsız kalmıştı. Demek dolu olmak böyle bir şeydi. Bir an kendisi ile Kadir’i kıyaslamak istedi. Boş Adam sağlıklı beslenir, ev yemekleri yerdi. Fakat adı üstünde, boştu. Kendini Kadir’den ayırabildiği tek nokta beslenme düzeniydi. Ondan farklı olduğuna kanaat getirebilmesi için bu yeterli olamazdı. Bunları düşünmeye devam ederken, bir yandan da yol boyu ilerliyordu. Düşüncelerin içerisinde kayboluşu, zamanda kırılma yaratarak başka bir boyuta geçmesini sağladı. Neler olduğunun farkına varmadan yürümeye devam ediyordu. Bir As vatandaşı ile çarpışana dek şuursuzluğu devam etti. Kafasını kaldırıp önce etrafına, bunun olanca şaşkınlığı içerisinde de kim ile çarpıştığına baktı. Aniden bambaşka bir bölgeye geldiğine mi hayret etmeliydi, yoksa önünde dikilen bedensiz kafaya mı? Yediği ev yemekleri mi dokunmuştu? Neydi bu uçan kafa? Her zamanki yemekleri yemişti. Zehirlenmiş olamazdı. Sonunda boşluğunu sorgulamaya cüret edişinin cezasını çektiğini düşünmeye başladı. Kendisi olduğu kadar, havada duran garip kafa da şoktaydı. Bu tanımlanamayan yaşam formu da kimdi ve neden bir bedene sahipti? Tüm bu ucubeliklere tanıklık eden ve yanlarından geçmekte olan başka bir vatandaş onlara yaklaştı. Uyruğu Us’tu. Fakat kendi memleketini terk edip Asların ülkesinde yaşamaya başlamıştı. Dolayısıyla farklılıklara alışkındı. Hemen bir müdahalede bulunmazsa bu iki yaratık birbirine girecekti. Yaratık dediğime bakmayın, bu seferkinin de belden aşağısı yoktu. Sırtındaki, sayısız elin bir araya gelişinden oluşan kanadı saymıyorum bile. Bu garipliğine aldırmadan(neden aldıracaksa) “Ne oluyorsunuz? Alıp veremediğiniz nedir?” diye daldı aralarına. Boş Adam’ın hayreti katlanıyordu. Artık şaşkınlığın bir şey çözemeyeceğini anlamış olacak ki, “Neredeyim ben, sizler de kimsiniz?” sorusunu yöneltti. “Düşler Dünyası’ndasın. Bizler de burada ömür süren sakinleriz. Sakinliğimizi bozduğuna göre, seni sorguya çeken biz olmalıydık. Lakin görüyorum ki pek bir patavatsızsın.” Boş Adam hayatında ilk kez utanmış olarak, azıcık bulunan hayasından yanakları kızarmış halde “Nasıl olduğunu bilmemem ile birlikte, buraya lüzumsuzlar mekanı Sincan’dan geliyorum. Ancak dediğim gibi, dünyanıza isteyerek gelmedim.” Uslu kişi, bir şeyler hatırlamaklı oldu ve gözleri açıldı. “Sincan mı dedin?” İşin nereye varacağını kestiremeyen Boş Adam “Evet.” diye ekledi. Kanadıyla sakalını kaşıyan Uslu, bir süre düşündükten sonra bu adı nereden hatırladığını buldu. Sincan, aşırılıkları yüzünden bu alemde de yankı uyandırmasıyla bazı kimselerce tanınırdı. Yöneticiler, orayı düzene sokması adına Dolu Adam’ı görevlendirmişti. Bu görev verileli hayli uzun zaman oluyordu. Fakat şimdi karşısında gördüğü Dolu Adam değil, Sincan’ın en azılı lüzumsuzlarından biriydi. Orada neler olmuştu? Bir şeylerin yolunda gitmediğini sezen Uslu, panik yaratmak istemeyişinden dolayı Boş Adam’ı buradan uzaklaştırıp özel bir konuşma yapmak istedi. Yanındaki Aslının Sincan adını halen anımsamayışını fırsat bilerek, “Daha önce öyle bir yer duyduğumu sanmıyorum. Gel, sana bu dünyanın güzelliklerini göstereyim. Hem bu sırada sen de kendi dünyandan bahsedersin.” dedi. Kendine seçme şansının tanınmadığını anlayan Boş Adam, çaresizce kabullendi. Uslu, Boş Adam’ı kanatları altında gizlemeye çalışmışsa da, Aslı vatandaşların dik bakışlarına hedef olmaktan kurtulamamışlardı. Bu hırçın gözlerin arasında bir süre ilerledikten sonra, Uslunun yaşadığı yere gelmişlerdi. Tamamen yalnız olduklarından emin olan Uslu, şimdi asıl sorguya başlayabilirdi. “Dolu Adam adını hiç işittin mi?” Bu adı duyduğunda Boş Adam’ın irkildiğini gördüğünden, cevap vermesini beklemeksizin sonraki soruya geçti. “Peki onunla hiç karşılaştın mı?” “Karşılaşmamış olmayı dilerdim. O, kendinde bizim kutsalımıza saldırma cüreti buldu. Lüzumsuz halkı olarak bunu görmezden gelemezdik. Bu yüzden onunla yapacağımız büyük bir savaşa hazırlanıyorduk.” Bu sözlerin ardından, birkaç dakika olsa bile bir lüzumsuzla sohbet etmiş olduğu için kendini rahatsız hissetti. Fakat merakına yenik düştü ve “Peki buraya gelmeden önce ne yaptığını hatırlıyor musun?” diyerek konuşmayı daha da uzattı. Boş Adam yanıtlamakta gecikmedi. “Sadece yürüyordum ve bir şeyler düşünüyordum.” “Ne düşünüyordun?” “Lüzumsuz ya da Dolu olmamak, her ikisinden de uzakta yaşamak mümkün mü diye”. Nihayet Boş Adam’ın buraya nasıl geldiğini anlayabilmişti. Geçmişi anımsayarak, “Yani lüzumsuzluğunu sorguladın…” dedi. “Yıllar önce senin dünyandan buraya bir transfer daha gerçekleşti. Fakat olayın üstü çabucak örtüldü. Kimseler ne olduğunun farkına bile varmadı. Bu transfer, tıpkı senin gibi lüzumsuzluğunu sorgulayan bir Sincanlıydı. Kim olduğunu tahmin etmişsindir sanıyorum.” Boş Adam ürpermişti. Gözleri fal taşı gibi açılmış, sohbete daha bir kulak verir olmuştu. “Dolu Adam, Sincanlı bir lüzumsuz olduğuna bakılmaksızın Yöneticiler tarafından yetiştirildi. Halkla bağlantı kurması kesinlikle yasaklandı. Bizim insanlarımız bu farklılığı kaldıramazdı. Yöneticiler bir süre sonra Dolu Adam’da bazı acayiplikler gözlemlemeye başladı. Sincan’dan bir şeyler hala onun içindeydi. Bunun için onu sıkı denetime aldılar. Daha sonraları, Dolu Adam’ın kılık değiştirerek bu dünyada bir dönerci dükkanı açtığı öğrenildi. Yöneticiler öfkelendi. Dolu Adam’ı en ağır cezaya mahkum ettiler: Hüseyin Kağıt dinlemesi tamamen yasaklanmıştı.” Boş Adam, “Acımasızlık!” diye haykırdı. “Kesinlikle. Dolu Adam bu hakkı tekrar elde edebilmek için her yolu denedi. O sıralarda bir felaket gerçekleşti ve sizin dünyanızın lüzumsuzluğu bizim dünyamızı sarsmaya başladı. Yöneticiler çaresizdi. Dolu Adam’a bir şans vermekten başka seçenekleri yoktu. Böylece sizin dünyanızdaki lüzumsuzlukla savaşmak için Sincan’a geri gönderildi.” Boş Adam, Sincan’daki çığırtılarının bu denli büyük etkiler yaratabileceğini bilmiyordu. Üstüne üstlük artık çığırmaya da arzusu kalmamıştı. Tüm bunlara sebep olduğu için Usludan af dilemek istedi. “Özür dilerim… Adın ne idi?” “Rıfkı” “Özür dilerim Rıfkı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir