Boş Adam Öyküleri #4

SERİNİN ÖNCEKİ BÖLÜMLERİ İÇİN:

Boş Adam Öyküleri #1

Boş Adam Öyküleri #2

Boş Adam Öyküleri #3

Her iki taraf da yaklaşan savaşa hazırlanmaktaydı. Lüzumsuz ordusu güçlü ve boştu. Kazanan şimdiden belliydi. Bu boşluk karşısında hangi doluluk dik durabilirdi? Boş Adam’ın akıl hocalığını üstelenen Sedat, ona ordusunu farklı kollardan yönetebilmesi adına dört adet komutan seçmesini önerdi. Boş Adam, alelacele bir seçme töreni düzenledi. Sincan’ın hünerli lüzumsuzları marifetlerini göstereceklerdi. Seçmelere elli kişi başvurdu. Ancak içlerinden yalnızca dördü bu kutlu göreve nail olabilecekti. Mıcır taşıyla dolu Vatan Parkı’nın meydanı seçmeler için boşaltılmıştı. Lüzumsuzlar bu kez seyirci olarak meydanın etrafını hınca hınç doldurmuştu. Elli korkusuz ve yetenekli lüzumsuz meydana doğru ağır adımlarla ilerledi. Her biri farklı faziletlere sahipti. Onları seyreden lüzumsuzlar çılgına dönmüştü. Salyalar saçarak hep bir ağızdan, tek bir ismi çığırıyorlardı: “Memooooooo!” Herkes onun kudretine güveniyor ve saygı duyuyordu. Onu bu kadar özel kılan ise sağ kolunda taşıdığı “canım anam” dövmesiydi. Bu dövme, Memo’yu on lüzumsuzun gücüne denk yapıyordu. Biraz sonra ayakta kalmayı başaran dört lüzumsuz belli olmuştu. İçlerinden biri tahmin edildiği üzre Memo’ydu. Diğerleri ise onun yardakçıları Mamo, Ramo ve İbo’ydu. Boş Adam’ın bakışlarından, onlar ile gurur duyduğu anlaşılıyordu. Lüzumsuz neslini kurtaracak olan ordunun yağız komutanları bu gereksizlerdi. Boş adam, seçmelerin bitmesinin ardından Memo, Mamo, Ramo ve İbo’yu çardağına çağırttı. Onu oldukça karizmatik gösteren ve “göt yaslanacağa, ayak oturağa”(kalçanın, oturanların sırtlarını yaslamaları için tasarlanmış olan yere, ayakların ise oturulması gereken yere koyularak gerçekleştirilen oturuş şekli) adını verdiği duruşuyla müstakbel komutanlarını karşıladı. Bu dört lüzumsuz, Boş Adam’ın çardağına konuk olma şerefine ermişlerdi. Hayatlarında, artık gerçekleştirmek istedikleri bir gaye kalmamıştı. Zira bu şereften daha anlamlı ve önemli ne olabilirdi? Boş Adam, her birine komutanlıklarının nişanesi olan fosforlu polarları uzattı ve kuşanmalarını istedi. Polarlar, komutanların üzerine tam oturmuştu. Bu oranın tutması öylesine zordu ki, herhalde Boş Adam’dan başkası bunu beceremezdi. Öyle ki normalinden üç kat daha küçük bir beden oranı hesaplamak gerekiyordu. Böylece fosforlu polar, vücudu çepeçevre ve daracık bir şekilde sarabilecekti. Bu sırada, lüzumsuzlar tarafından dikkat çekmemek için Sincan’ın ücra köşesindeki bir dükkanda esnaflık yapan Dolu Adam, Necmi’yi yanına çırak olarak almıştı. Yavşak Necmi belasını bulmuştu. Çırak olmak zorunda olduğu yetmiyormuş gibi, bir de Dolu Adam’la birlikte lüzumsuz ordusu ile çarpışması gerekiyordu. Necmi artık yaşama ve Dünyaya lanet eder olmuştu. Tüm bunlara rağmen onu biraz da olsa hayata bağlayan bir şey vardı. Öğle aralarında yediği döner-ayran… Uzun süre döner- ayran ile beslenen Necmi, artık gürbüz bir lüzumsuz olmuştu. Dolu Adam, lüzumsuz ordusuna karşı Necmi’yi bir koz olarak kullanabilmek için onu dolu bir şekilde yetiştiriyordu. Her molada halk müziği dinletiyor, kitap okuması için zorluyor ve hayvan belgeselleri izletiyordu. Necmi’nin hayvan belgesellerinde çözemediği bir şey vardı. Bir şeyler ona, onu andırıyordu. Bu anlamsız hayatında ufacık da olsa bir anlam bulmuştu. Bu belgeseller karşısında yüzünü çirkin ve embesilce bir tebessüm kaplıyordu. Dolu Adam genelde buna fazla katlanamazdı ve ağzına tekme atardı. Bu yüzden Necmi’nin ön dişleri yoktu. Bu halde güldüğünde ise apayrı bir çirkinliğe bürünen Necmi, ustası Dolu Adam’ın midesini bulandırıyor, ona bile hayatı sorgulatıyordu. “Böyle bir varlık neden hayattaydı? Böylesine tiksinç bir yaratık bile yaşama şansına erişebiliyorken yaşamak ne kadar değerli olabilirdi ki?” Necmi’nin bu halleri Dolu Adam’ı karanlığa sürüklemişti. Dolu adam artık hiçbir şeye değer vermiyor, yaşamanın gereksiz olduğunu düşünüyordu. Bu rezillik içerisinde yılların geçip gitmesinin ne anlamı vardı ki? Dolu Adam, masanın üzerinde duran ekmek bıçağını kavradı ve kendi kafasına sapladı. Açtığı oyuktan dışarıya muazzam parlaklıkta bir ışık hüzmesiyle birlikte doluluk fışkırdı. Necmi’nin eli yüzü doluluk olmuştu. Ustasının bu hareketi karşısında şaşkına dönmüş, ancak artık özgür olduğu için mutlu olmuştu. Doluluğu teninde hisseden Necmi, aniden göğe yükseldi. Yükseldi ve yükseldi… Artık arşa gelmişti. Yükselme kesildiğinde, Necmi ululuğu göz kamaştıran bir varlık ile karşı karşıyaydı. Gür sesiyle şöyle dedi ulu varlık: “Sen de kimsin, Dolu Adam nerede?” Necmi ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Ancak ufak bir cesaret kırıntısıyla “Dolu Adam intihar etti.” diyebildi. Ulu varlık şaşkına dönmüştü. Dolu Adam neden intihar ederdi? Hayat onun için gayet yaşanılasıydı. Ulu varlık öfkeyle tekrar sordu:”Neden!?” Necmi, ulu varlığı sarakaya alırcasına “Kaplumbağa deden.” dedi ve yine o iğrenç tebessümü takındı. Ulu varlık bu küstahlık karşısında çılgına dönmüştü. Devasa kafasını Necmi’ye doğru yaklaştırdı. Onu yiyecekti. Ancak yaklaştıkça içini bir tiksinti sarıyordu. Nihayet Necmi’nin dibine geldiğinde, gözleri Necmi’nin çehresine kitlenmişti. Ulu varlık bir an duraksadı. Önüne serilmiş olan uçsuz bucaksız evreni izlerken, neden varlığını sürdürdüğünü sorguladı. Necmi, ulu varlığı da boşluğa düşürmüştü. Bu nasıl bir felsefe idi? Hayatı ne sorgulatabilirdi bu kadar, Necmi’den başka? Ulu varlık da Dolu Adam ile aynı sonu paylaştı. Sağ elinde tuttuğu üç dişli mızrağı bedenine saplayarak intihar etti. Ulu varlığın varlığını yitirmesiyle artık evrendeki düzen sarsılmıştı. Yavşak Necmi.Yine yapmıştı yapacağını…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir