Okula gittiğiniz ilk günü anımsayın. Ailenizin sizden olan beklentilerini, akraba ziyaretlerinde “Benim çocuğum büyük adam olacak!” sözlerinden bağımsız oturmuştunuz sıraya. Tek amacınız birkaç sembolü yan yana getirip anlamlı sözler oluşturabilmek, birkaç sayıyı da üst üste ekleyebilmekti. O zamanlar her şey çok kolaydı. Bir beklentiniz yoktu, hayat hala çizgi filmlerden ibaretti sizin için.

İlk sene bittiğinde sınıfın en şımarığı bile pekiyiyle geçtiğinde hiç şüphelenmediniz okuldan, yalnızca kendi başarınızla gurur duyuyordunuz. Ailenize göğsünüzü kabarta kabarta gösteriyordunuz, anlamsız sembollerin yanında duran anlamsız sayıları. Aileniz başarınıza gün geçtikçe inanıyordu, okuyacak, çalışacak, bize ev alacak, saraylarda yaşatacak…

Hala özgürlük akıyordu kanınızdan.

Size kara tahtalardan, çizilmiş sıralardan, dar koridorlardan uzaklaşıp, rahat bir nefes alabilmeniz için bir kaç ay verdiler sonra. Bir yandan okul bittiği için seviniyor bir yandan da arkadaşlıklarınızın bitmemesini istiyordunuz.

Bu böyle, 12 sene boyunca devam etti. Her sene özgürlüğün yerini görevler almaya başladı. Kanınıza da “Büyüdün artık!” sözleriyle girdiler. Ödevlerinizi yapmadığınızda cezalandırıldınız, ertesi gün konularına hazırlanmadınız, okuldan geldiğinizde konuları asla tekrar etmediniz. Semboller yan yana geldikçe anlamları daha da güçlendi, hatta semboller yetersiz gelmeye başladı, sayılar bile bilinmezlik içindeydi.

Yıllar geçtikçe nefret etmeye başladınız, o havasız sınıflarda beyninizde onlarca, yüzlerce ses yankılandı. Her şey yasaktı, kötü alışkanlıklardan uzak tuttular, daha uzun süre yaşamanız gerekiyordu, geleceğin sistem besleyicileri uzun yaşamalıydı.

Kar, yağmur, güneş, hastalık asla eğitim almanıza engel olmazdı. Büyük adam olmak için bir şeyleri göze almanız gerekiyordu.

İlk serüven bittiğinde hala bilinmezlikler vardı. Büyük sınavlara girmiş, geleceğinizi belirleyecek ilk adımları atmıştınız. Azimli arkadaşlarınızla yaptığınız aynı okula gidelim planları yoktu artık. Tembeldiniz çünkü. Onlar büyük, şaşalı şatolarda okurken siz kıytırık bir ahırda okuyordunuz artık.

Nefretiniz iyice arttı, okullar gerçeklikten çok uzaktı sizin için. Gerçek hayat bu değildi. Gerçek hayat bu kadar kolay olamazdı. Öğretmen sizi ayağa kaldırdığında bağıra çağıra söylediğiniz “İkkere’ikiii, dört, döt-kere-ddöööt- onaltı…” sözleri gerçek yaşamda hiç bir zaman işinize yaramayacaktı. Tahtalarda uzanan onlarca isim, onlarca bilinmeyenli sayılara baktığınızda çoktan geç kalmıştınız artık.

Dedim ya, ahırdaydınız sonuçta. Eşeklerin içinde birinci çıkmaya çalışıyordunuz, ancak onu bile beceremediniz. O sembollere anlam yüklemeyi beceremeyen moronlar sizden daha değerliydi. Semboller de gerçek hayata tutunmanızı sağlamıyordu.

Gün geldi, o beğenmediğiniz ahırdan da bir şekilde kurtuldunuz. Artık ikinci aşamadaydınız. Daha ciddi sorunlar vardı artık önünüzde, havuz problemleri değil. Tonlarca işaret, sembol ve beyninizi gıdıklayan anlamsız “şey”ler.

Büyüdüğünün farkındaydın, sen üzerine sayı yazdığında bir değeri olmayan, ama onu allı pullu yapan, değerlendiren bankalar yazdığında senin yaşam amacın olan o iğrenç kağıdın lazım olduğunu biliyordun.

Kazanmak için ne yapman gerektiğini bile bilmiyordun, ne okullarda bağıran o çirkin kadın söyledi sana, ne de kara sırada yazan sözler. Kimse.

Özgürlük kanında git gide azalmış, nadiren kalbin yolundan geçiyordu. Özgürlüğünü yıllar geçtikçe kendi ellerinle yok etmiştin.

Ölüm belkide buydu, kanında azalan özgürlük.

Kategori: Deneme

Bir Cevap Yazın